
Davul
Hüseyin Uncu
Her şey ilkokulda, pilli bir mini orgla başladı. Nota bilmiyordum, bilmeme de gerek yoktu. Kulağıma ne çalınırsa tuşlara aktarıyordum. Ev halkı buna "yetenek" dedi, komşular başka şeyler. Mini org yetmeyince daha büyüğü geldi. Duyduğumu çalıyordum ve çok eğleniyordum. O zamanlar "müzik" ile "eğlence" arasında henüz bir anlaşmazlık yoktu. Sonra rock müziği keşfettim ve işler değişti. Davul ritimleri bağırsaklarımı yerinden oynatıyordu ama ortada küçük bir sorun vardı: davulum yoktu. Çözüm evdeki yastıklardı. Annemin özenle dizdiği kırlentler yıllarca Lars Ulrich'in yükünü sırtladı. Yastıkları döve döve davulu öğrendim. Kendilerinden hâlâ özür dileyemedim. İlk metal grubu çok gecikmedi. Metallica, Black Sabbath çaldık, konserler verdik. Sadık seyircimiz sahilde çekirdek çitleyen teyzelerdi. "Paranoid"in tam ortasında bir teyzenin kabuğu tükürürken bize attığı o anlamsız bakış hâlâ gözümün önünde. Hayatımın ilk müzik eleştirmenleri onlardı ve bence pek etkilenmediler. Sonra tarzı biraz yumuşatıp piyasada sahne almaya başladım. Birkaç az ünlüye de çalmışlığım var. İsimlerini söylesem tanımazsınız, söylemesem de tanımazsınız. Yumuşatma işi bir kez başlayınca durmuyor: metalden rock'a, rock'tan 90'lar popuna, oradan da arabeske kadar kaydım. Bir gece kendimi, bir zamanlar Sabbath çalan ellerle hüzünlü bir arabesk şarkıya ritm çalarken buldum. Para güzeldi. Ama güzel paralarla müzikal tatmin arasında tuhaf bir ters orantı var: biri arttıkça öbürü sessizce limandan ayrılıyor. Bütün bunlar olurken bir yandan da başka bir klavyenin başındaydım. Yazılım şirketlerinde çalışıyordum: gündüz kod, gece baget. İşin garibi, orada da iyiydim. Hatta şu an gezdiğiniz bu siteyi de ben yaptım (beğenmediyseniz şikâyet formu yok, onu yapmaya üşendim). Ama beyaz yakanın da bir sınırı varmış. Toplantılar, raporlar, "bir dakikanızı alabilir miyim"ler... Bir gün yakamı çıkardım, kravatı da davulun üstüne bağladım ve kendi işimi kurdum. Artık tek patronum benim, onu da pek dinlemiyorum. Burada bir itirafta bulunmam lazım: değişken bir ruh halim var ve içimde küçük, sevimli bir anarşist yaşıyor. Kurallarla aram fena değil, sadece pek görüşmüyoruz. Nota okumadan çalmayı öğrendim, davulu davulsuz öğrendim, patronlu işi patronsuz yapmaya karar verdim. Sıkıldığım yerde durmam, duramam: mini orgdan büyük orga, ordan yastıklara, metalden arabeske, ofisten kendi işime... Dışarıdan bakınca bir kaçış listesi gibi görünebilir. Ben ona "sıkılmadan yaşama sanatı" diyorum. Kapının yerini hep bilirim, gerekirse kapıyı da kendim yaparım. Ve sonra Şenol'la, yani Eski Liman'la tanıştım. Sevdiğim tarzda müzik, sevdiğim insanlarla. Uzun zamandır ilk kez kaçmak istemediğim bir yer. Hâlâ baget sallıyorum, hâlâ kod yazıyorum ve evdeki yastıklara hâlâ biraz borçluyum.
